20 Kasım 2009 Cuma

Pazar

Hayatımın son yıllarını yoğun bir şekilde düşünerek geçirdim. İnsanları dinleyerek. Hayat görüşlerini ve hayata bakış açılarını anlamaya çalışarak. Kimi deneyimleri yaşayarak tecrübe ettim, kimilerini de yaşanmışlardan feyiz alarak edinmeye çalıştım ki bu başlı başına bir tartışma konusu olabilir. Bunlardan kimi önemli kimi önemsizdi görünüşte. Ancak hepsi bir bütünü oluşturdukları için son derece önemli benim için. Edindiğim izlenimlerden bir tanesi hafta sonu tatillerinin insanların bir önceki haftalarının gölgesinde geçtiğiydi. Bütün haftanın yorgunluğunu çıkardıkları o gün andığımız gibi haftanın son günü değil. Pazar günü haftanın ilk günüdür aslında. Bunu sanırım ilk keşfeden ben değilim tabii ki. (http://doli-incapax.blogspot.com/2005/03/haftann-ilk-gn-aslnda-pazarm.html) Ancak farklı bir noktadan baktığım kesin. Eğer “Pazar” günü haftanın ilk günü ise bizim de ona o şekilde davranmamız gerekir. Yaşadığımız ve artık geri alamayacağımız bir zaman diliminin yorgunluklarını, bıkkınlıklarını ve sıkıntılarını ona yüklemek yerine, daha yaşamadığımız ve tamamen bizimle şekillenecek bir haftaya güzel bir girişe çevirebiliriz “Pazar” gününü. Ne kadar güzelleştirirsek haftanın ilk gününü o kadar verimli bir hafta yaşayabiliriz. Tabii ki bu “verim” kısmından ne anlayacağınız ne yapmak istediğinize ya da ne yaptığınıza bağlı. Sistemi red de etseniz kabul de etseniz, içinde yaşadığınız sürece hareketlerinizde belirleyici olacak olan yine sistemin ta kendisidir. Bu sebeple Her şeyi kenara itin ve tüm düşüncelerinizi güzel bir “Pazar” geçirmeye ayırın. Belki güzel bir kahvaltı, belki uzun bir yürüyüş. Sıcak bir uyku ya da güneş doğarken Akdeniz'e sallayacağınız olta size keyif verecektir bilinmez. Tek bildiğim pazartesi günü yüzünüzde bir tebessüm, cumartesi günü ise kalbinizde bir heyecan olacağıdır.
Spastik!!!

3 Mayıs 2009 Pazar

"Olasılıksız" bir olasılık ve yanılsamalar!


"Olasılıksız" bir olasılık ve yanılsamalar!

Hiç hayatınızın bir yanılsamadan ibaret olabileceğini düşündünüz mü? Var olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında var olmadığını. Bu olasılığın kulaklarımıza ne kadar “olasılıksız” geldiğinin ben de farkındayım ancak yine de bir olasılık olmadığı anlamına gelmez. İşte şimdi elimdeki bu durumdan yola çıkarak bu “olasılıksız” olasılığın nasıl bir şey olabileceğinden bahsedeceğim.
İlk aklıma gelen senaryo Wachowski kardeşlerin 1999 yapımı Matrix'ini çağrıştırsa da aslında tamamen farklı temeller üzerine kurulmuştu. Benim olasılığımın temelinde insanların yaşadıklarını sandıkları yerde bir varlıklarının olmaması yatıyor. Bu “olasılıksız” olasılığın, filmdeki durumdan temelde ayrışması burada başlıyor. Çünkü Wachowski kardeşler Matrix'de bir dünya varlığını kabul ediyorlardı. Maddi bir bütün içinde yaratılmış sanal bir gerçeklikten bahsediyorlardı. Peki hiç düşündünüz mü? Ya o maddi bütün yoksa? Ya “Dünya” yoksa. Yıldızlar, güneş sistemleri, galaksiler, uzay yoksa. Nefes aldığımız hava, içtiğimiz su yoksa. Bizlerin sonsuzluk olarak bildiğimiz büyük boşluk gerçek sonsuzluğun içinde bir hiçse. Zamandan arındırılmış, maddeden arındırılmış bir enerji demeti. Büyük sonsuzluktaki en ufak yapı taşı belki de.
Sanırım hiç birimize, boşluğun içindeki boşlukta bir enerji demeti olma olasılığımız pek mantıklı gelmedi. Çünkü madde kavramından bağımsız düşünemiyoruz “yaşam” kavramını. Zaman ve mekana bağımlıyız yaşayabilmek için. Varlığımızı maddi bütünden ayırıp çıkartamayacak şekilde programlanmış beynimiz. Maddi ihtiyaçlarımıza karşılık yaratabilmek için maddi çevreyi kullanmak zorundayız ve maddi ihtiyaçlarımızı tatmin etmek bizim için çok önemli. Bunlardan da vazgeçebilmemiz pek kolay değil açıkçası. Bu yüzden mekana ve zamana bağlı olmayan bir dünya mantığımıza sığmıyor. Ancak bir şeyi düşünmek için illa ki mantığımıza sığmasına da gerek yok.
Peki biz neden zaman ve mekandan sıyrılamıyoruz? Neden bu şekilde programlanmışız? Yoksa yaşadığımız mekan ve zaman bir yanılsama mı? Sorulabilecek soruların miktarı ve çeşitliliği konusunda sayısal bir sınır olmamakla beraber maalesef bu soruların pek azına kendimce yanıtlar bulabiliyorum. Mevcut koşullarda sanırım aklımıza gelen sorulara yanıt aramaktan çok kendimize daha fazla soru sormamız duruma daha derin bakabilmemizi sağlayabilir.
Yanılsama karanlığın içinde, en derininde gizleniyor. Biz ise karanlığın içinde kayıp ruhlar, enerji demetleri halinde bir aradayız. Karanlıkta ne zaman ne mekan işlevsel. Enerjilerimiz bizi yanılsamalarla donatmış. Bizleri mekana ve zamana bağlayarak hapsetmişler. Bizi bir arada tutarak, benliğimiz olan enerjimizi korumamız planlanmış ve bizler en küçük yapı taşlarıyız belki de karanlığın, belki de en temeli. Enerjilerimiz besliyor sonsuzluğu ve bu sonsuzluk sonsuz sayıda ve sonsuz çeşitlilikteki enerji kümelerinin oluşturduğu bir enerji sistemi aslında. Denge içinse her bir küme çok önemli. Bu kümelerinde işlevselliği için bir arada kalmaları ve kümeleri oluşturabilme yeteneklerini devam ettirebilmeleri önem kazanıyor. Peki bizi bir arada tutmak bu kadar önemliyse bir arada tutmayı nasıl başarıyorlar. Tabii ki bir mekan ve zaman yanılsaması oluşturarak. Dolayısıyla karanlığın içindeki çeşitlilik olasılığı göz önüne alınınca insan aklının her şeyi algılamasının neden çok güç olduğu da açığa çıkıyor. Kendi yanılsamamızı bile çözememişken bu sonsuz çeşitliliği nasıl görebiliriz ki zaten!
Mevcut senaryonun temeli, başta anlattığım gibi tanıdık bir film kurgusu gibi olsa da aslında tamamen mekandan ve zamandan feragat eden daha fizik ötesi bir “olasılıksız” olasılığa dayanıyor. Karanlık bir sonsuzda mekandan ve zamandan uzak bir temele. Kocaman bir boşlukta. Kimileri bu sonsuzu tanrı diye de tanımlar ancak ben olaya kesinlikle bu noktadan bakmıyorum bu sebeple durumu yorumlamaktan kaçınmak istiyorum. Her insan içindeki bu boşluk korkusuyla yaşamıştır hep, bu boşluğun korkusuyla. Bazıları ise bu boşluk korkusu için yaşamıştır. Ama hep “olasılıksız” olasılık vardır. Buradan bağlantı yapacak olursak anlatmak istediğim “olasılıksız” olasılık için yukarıdaki senaryoyu örnek gösterebiliriz.
Senaryodan bağımsız bir hayat gerçeği gibi duruma bakmak gerekirse o zaman ortaya tek bir sonuç çıkıyor. Dünyada uğruna yaptığımız, çalıştığımız, öldüğümüz, öldürdüğümüz her şey yalan, her şey yanıltmaca. Çünkü dünya bir yanıltmaca. Evet, biliyorum. Bu olasılığı kabul etmek gerçekten mantıklı değil. Çünkü mekan ve zaman olmayan bir yerde olduğumuzu öyle olsa bile bilmek istemeyiz herhalde. Aslında bunu bilmememiz bir arada kalma olasılığımızı da arttırıyor. Bunu sağlamanın yöntemi ise az şey bilinmesini sağlamaktır. Ama artık bu söz konusu değil. Bilim daha çok şey öğrenecek. Büyük olasılıkla tüm gerçeği öğrenemeden dünyanın kendini yenilemesi gerekecek ve insan ırkı yeryüzünden silinecek. Olmayan yeryüzünden. İşte bu durumda şu sonuç da senaryomuzun sonunu oluşturuyor. İnsan ırkı yok olmayacak. Algıladığımız mekan ve zaman kavramları yok olacak. Yani yanılsamalarımız yok olacak. Farklı bir yanılsama olarak geri dönmek üzere...

Spastik!!!