Medya yani Türkçe karşılığıyla
Basın-yayın “Basın-yayın (kitle iletişim araçları, kitlesel medya), günlük dilde radyo,
televizyon, gazete, dergi gibi elektronik veya yazılı basın organlarını
anlatmak için kullanılan bir terimdir. Tarihten gelen süreç içerisinde
baktığımızda, toplumların aydınlanmasında, reaksiyon göstermesinde basının
önemli bir rolü vardır. Bu reaksiyon gerek iktidara, gerekse muhalif olanlara
yönelebilir. Ancak burada önemli olan basının büyük kitleler üzerindeki
etkisidir.” tanımlamalarıyla açıklanmaya başlar Wikipedia'da. Bu tanımlamanın
ne kadar bilimsel olduğu tartışılabilir olmakla beraber dikkate değer olduğu
mutlaktır. Asıl önemli nokta nelerin medya araçları olduğundan ziyade bu
araçların toplumu nasıl etkilediğidir. Bu noktada da toplumun medya ile kurduğu
ilişki ve medyanın toplum ile kurduğu ilişki önem arz etmektedir.
Medyanın
bilgi verici ve aydınlatıcı rolü kesinlikle yadsınamaz. Avrupa'da modern
matbaanın bulunması ve aydınlanma hareketlerinin ardından günümüz karşılığıyla
oluşmaya başlayan yazılı basın araçları avrupa toplumunun kitlesel şekilde
bilinçlenmesini ve çevresinde olup biten olaylara karşı farkındalığını ciddi
bir şekilde arttırmıştır. Özellikle gazetelerin siyasi boyut kazanmasının
ardından fikir hareketleri toplumsal tabanını elde edebilmek adına yadsınamaz
bir şansa sahip olmuştur. Günümüzde bile bu etkinin izdüşümü olarak gelişmiş
avrupa toplumlarının kişi başına en çok günlük gazete okunan ülkeler
sıralamasında başları çekmekte olduğu görülmektedir.
Peki günümüzde
durum nedir? Medya hala aydınlanmayı mı sunuyor yoksa bizden gerçekleri mi
gizliyor? Bu soruya net bir cevap vermek pek tabii ki mümkün değildir. İç içe
geçmiş kavramlarla ve iç içe geçmiş ilişkiler ağında bu sorunun tek bir yanıtı
olmayacaktır. Hatta verilecek yanıtlar kendi içinde bile zaman zaman tutarlılık
göstermeyecektir belki de. Ancak her kim her ne fikrin arkasında durursa dursun
medyanın artık çok da masum olmadığı gerçeğinin farkında olması gerekmektedir.
Medya
araçları, özellikle işitsel ve görsel araçların gelişiminin ardından önemli bir
toplumsal yönetim aracı olarak
kullanılmaya başlamış ve toplumsal yönetim politikalarına önderlik etmişlerdir,
günümüzde de etmektedirler. Medya araçlarının daha büyük kitlelere
ulaşılabilirliği sağlandıkça çıkar grupları için de önemi gün ve gün artmış ve
kitlesel manipülasyon artan oranla toplumları etkilemeye devam etmiştir. Medya
baronları ortaya çıkmış ve siyasi iktidarlar ile medya baronları arasında
organik bir bağ oluşmaya başlamıştır. Her siyasi çevre kendi medyasını
yaratarak gücünü bu yolla arttırmaya çalışmıştır. Temel olarak bir ideolojinin
medya araçlarını kullanarak amaçlarını kitlelere ulaştırmaya çalışması ahlaki
olarak yanlış olmasa bile, günümüzde iç içe girerek biri birinden beslenmeye
başlayan bölgesel ideolojiler ve emperyalizm bu savı da kendi lehine
kullanmanın yolunu yine medya araçlarıyla bulmaya ve sürdürmeye çalışmaktadır.
Medya araçları aynı zamanda kapitalizmin ve günümüzde özellikle
neo-liberalizmin en önemli kılıçdarı olarak kitlelerin gözlerini karartmaya
devam etmektedir.
BBC'nin 2002
yılında yayınladığı “The Century of the Self” (Ben Yüzyılı) isimli dört
bölümlük belgeselinde medya araçlarının toplumsal manipülasyondaki etkisine
önemli atıflar yapılmaktadır. Freud'un bilimsel yaklaşımlarını temel alarak
yeğeni Edward Bernays -ki kendisi günümüz reklamcılığının önderi sayılır-
tarafından medya araçları da kullanılarak kitlelerin nasıl tüketime
yönlendirildiği çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Belgeselde Edwar
Bernays'dan sonra da Amerikan toplumunu manipüle etmek amacıyla kullanılan
yöntemler ve bu noktada medyanın önemi de açıkça görülmektedir. Şüphesiz ki
Birleşik Devletler, kendi toplumu üzerinde uygulanan denemelerle (Gerek sermaye
grupları gerekse bizzat devlet tarafından uygulanan yöntemlerin genel verileri
neticesinde) uzmanlaştığı kitlesel manipülasyon yöntemlerini bir ileri aşamaya
götürerek diğer toplumlar üzerinde de denemek için çok beklememiştir. Hepimizin
bildiği gibi katlettiği Kızılderilileri acımasız kafa derisi
yüzücüler olarak göstermiş, kaybettiği Vietnam savaşını Hollywood'da kazanmış, 1991
yılında Irak'a bomba yağdırırken bunu canlı yayından tüm dünyaya havai fişek
gösterisi tadında sunmuş ve hatta kendi topraklarındaki iki kuleyi canlı yayında
milyonlarca insanın gözü önünde “vurdurtmuştu”. Kızılderililer komünistlere,
komünistler müslüman teröristlere dönüşedursun dünya toplumları medya eli ile
ağır ve sürekli bir korku politikası ile yüz yüze bırakılmıştır.
Korku ve
gerilim politikaları dünya çapında yönlendirildiği gibi bölgesel düzeyde
bölgesel politikalar çerçevesinde de çıkar gruplarına hizmet etmeye devam
etmektedir. Bunun en önemli örneklerinden biri 2002 yılında Venezuela'da
yaşanan darbe girişimi ve arkasındaki medya desteğidir. Venezuela dünyanın en
büyük 5. petrol üreticisi ve ABD'ye en çok petrol ihraç eden 2. ülkedir.
Venezuela'da sosyalist lider Hugo Chavez iktidara geldikten sonra petrol
şirketlerini devletleştirmiş ve ülkesini ABD'nin arka bahçesi olmaktan kurtarma
çabasına girişmiştir. Bunun karşılığında statülerini kaybetmek istemeyen
elitler ve işbirlikçi muhalefet ciddi bir medya savaşı başlatarak halkın
fikirlerini manipüle etmeye çalışmışlardır. 2002 yılında iki İrlandalı
gazetecinin çektiği “The Revolution Will Not Be Televised” (Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak)
belgeseline yansıyan görüntüler medyanın kitleler üzerindeki etkisini çok açık
ve çarpıcı şekilde gözler önüne sermektedir. Ayrıca bu belgesel medyanın iki
kimliğini de gözler önüne sermektedir. İktidar-muhalefet çatışmasındaki iki
farklı kişiliğini ve gerçekleri istediği gibi gösterebilme yeteneğini. Ancak
açık ve net bir şekilde bir başka gerçeği daha ortaya koymaktadır. Medyanın
taraf tutma özelliğini. Medya'yı oluşturanların da birer birey olduğunu ve her
birinin kendi adına bir taraf olduğunu unutmamamız gerekliliğini de bizlere
tekrar hatırlatır niteliktedir.
Uzak
coğrafyalardan kendi ülkemize gelecek olursak medyanın toplum üzerindeki
etkisini görmek için çok da fazla bir çaba sarf etmemize gerek olmadığı
kanısındayım. Cunta hükümetlerinin darbeyi yapmaya dönemin en büyük medya
organı TRT'den başladığı bilinen bir gerçektir. Siyasi amaçlar uğruna
gazetelerin kapatıldığı, medya yazarlarının hapsedildiği ve daha acısı
katledildiği bir toplumda medyanın sadece insanları bilgilendiren, eğlendiren
ve zamanlarını geçirmeye yardımcı olan bir araç olduğunu düşünmek pek de
mantıklı olmasa gerek. Güçler ayrılığı ilkesinin medya eliyle birleştirildiği,
emperyalist oyunların medya aracılığıyla gizlendiği, gerçek gündem olduğu yerde
acı acı bağırırken suni gündemlerle toplumun uyutulduğu ve her geçen gün biri
birinden ayrıştırıldığı bir coğrafyada medyanın masumiyetinden bahsedemeyiz.
Tekel işçilerinin 15 Aralık 2009 tarihinde başlayan haklı eylemlerine sessiz kalan
medya organlarının suni gündemler yaratarak gerçekleri saklama konusundaki
uzmanlığı sanırım ortadadır. Hükümet kanadının toplumu aldatıcı beyanları ile
neredeyse suçlu ilan edilen emekçiler zor şartlar altında hak mücadelelerini
bir kaç medya kuruluşu dışında tamamen destekten yoksun yürütmektedir. Peki hiç
bunun tersini düşündünüz mü? Manşetlerden inmeyen eylemcileri ve arkalarındaki
medya desteğini.
Medya
araçları aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve cinsel statükonun da koruyucusu ve
kollayıcısıdır çoğu zaman. Elitlerin savaşında taraf olan ve toplumun
ihtiyaçlarını göz ardı eden, toplumsal tabulara dokunmaktan ısrarla kaçınan ve
kadın erkek ilişkilerinde erkek baskın modellemeleri hala topluma dayatan
araçlar değil midir medya araçları? Kendi coğrafyamızda aileleri tarafından
eğitim hakkından bile yoksun görünen kızların hala bir öküzden değersiz
olduğunu göremememizin sebebi eksik enformasyon değil midir? İşgal altındaki
ülkelerde birer cinsel köle haline dönüştürülen kadınların gerçekleri nasıl saklanıyor
bizlerden? İş hayatı ve kariyer yalanları altında toplumların ücretli kölelik
yapmasını sağlayan sistem nasıl işliyor medya olmadan? Bütün bu gerçekleri
saklayan ve bizleri yanıltma, yönlendirme çabasında olan medya kuruluşları her
an her tarafımızı kaplamış durumdadır.
Medya
araçları iyi kullanıldığı zaman kullanıcısına karşılaştırma ve yorum
olanaklarını ardına kadar sunmaktadır aslında. Ancak bir önemli gerçek de medya
araçlarının doğru bilgiye ulaşmak için sadece araçlardan biri olabileceğidir.
Okumayan, araştırmayan, incelemeyen ve tüm bilgi birikimini bulvar gazeteleri
ve televizyonlardan elde etmiş bir toplumun gerçeklere ne kadar ulaşabileceği
tartışma konusudur. Peki tüm bunları tekrar düşündüğümüz de medya içimizdeki
bir zararlı mıdır? Bizi öğüten ve zihnimizi bulandıran bir ilaç mıdır? Sadece
bizi uyutan afyon mudur?
Medyanın tüm
kitlesel zararlarının yanında kitlesel aydınlanmaya da ciddi faydası olduğu bir
gerçektir aslında. Ama maalesef yine yanlı bir tutum altında. Toplumsal bilinçlenmeye
faydası olan sağlık programları, belgeseller ve tartışma programları radyo ve
televizyon aracılığı ile ciddi araştırma dizileri yazılı medya yolu ile bizlere
sunuluyor her geçen gün. Fakat güvenilirlikleri konusunda net bir yargıya
varmak pek de mümkün değildir. Son dönemde hakkında epey spekülatif haberler
duyduğumuz H1N1 salgınının aslında yapay bir salgın olduğu kanısı bir çoğumuzun
sahip olduğu bir kanı. Özellikle son dönemde ortaya çıkan bazı istatistik veriler virüsün mevsimsel grip virüsünden
daha az öldürücü olduğunu bize göstermiştir. Ancak dünya toplumunda yaratılan
panik ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü)' nun bu panikteki rolü WHO'nun
güvenilirliğini sorgulamamıza sebep olmuştur. Medya yoluyla salınan bu korku
dalgası ilaç kartellerinin hükümetlerle milyarlarca liralık ilaç sözleşmeleri
imzalamasını sağlamıştır. Newsweek Türkiye dergisi 10 Mayıs 2009 tarihli 18.
sayısında kapaktan verdiği makalesinde olası bir H1N1 salgınını Orta çağ
Avrupa'sındaki sıtma ve verem salgınlarıyla kıyaslamış ve kitlesel ölümlerden
bahsetmiştir. Yine aynı makalenin bir parçasında da virüsün mutasyona uğramış
bir cins olduğunu ve yüksek bulaşıcılık oranı olduğundan uzun uzadıya
bahsedilmiştir. Yine bir diğer parçada hava alanları mercek altına alınmış ve
risk noktalar olarak gösterilmiştir. Avrupa toplumları, kitleleri korku ve
endişe altına almaya çalışan karteller tarafından hükümetlerin eliyle
bastırılmıştır. Sonucunda gelen ilaç sözleşmeleri ve elde kalan milyonlarca
aşı. Yine de kampanyalar başarıya ulaşmamış aşılanma oranları çok düşük
değerlerde kalmasına rağmen beklenen ölüm oranları gerçekleşmemiştir. Aşı olan
insanların ciddi sağlık problemleri yaşamaları da toplumdaki şüpheyi arttırmış ve spekülasyon olarak değerlendirilen
tezlere daha bir ilgiyle bakılmaya başlanmıştır. Bazı Avrupalı bakanlar
kandırıldıklarını itiraf etmiştir. Ancak medya Newsweek örneğinde olduğu gibi
uyarıcı habercilik maskesinin altında kitlelerden istediğini almıştır.
“Kitlelerin, yapılanlar karşısındaki tepkisizliğini.”
Toplumumuzdaki
veya dünya toplumlarındaki tepkisizliğin en büyük oyuncusu medyadır. Ancak
diğer başka bir gerçek ise bunu engellemenin en önemli yolu da medyadan
geçmektedir.
( Bu yazıyı 2010 yılı başında yazmıştım. Dolayısıyla verdiğim bazı örnekler güncelliğini an itibari ile yitirmiş görünebilir. Örneğin Tekel işçileri direnişi. Ancak bir noktada da savunduğum tezi destekler bazı doneler sunmaktadır da. Tekel işçilerinin direnişini medyanın ne kadar sahipsiz bıraktığı ortadadır. Bir kaç gün öncesine kadar Türk Metal-İş sendikasının kendisine bağlı işçilerin haklarını patronlarla beraber nasıl gasp etmeye çalıştığı ve buna itiraz eden sendikalılarına nasıl şiddet uyguladığı ortada olmasına rağmen medyada kendine yer bulamamıştır. Büyük bir inşaat firmasının yaptığı orman talanına o firmadan sayfa sayfa, dakika dakika reklam alan medya kurumları pek bir sessiz kalmıştır. İçiçe geçmiş ilişkiler yumağında gerçeklere hakim olabilmek için olaylara bir adım geriden bakmakta fayda vardır bence.)
Spastik!!!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder